Ağustos 29, 2010

Bu senfonide bereketinizin bol olması dileğiyle... by Simay Bülbül

Moda ile ilgili çok bilgim olmaması böyle yazıları yazmamı çok zorlaştırıyor. Elim moda konusunda kalem tutamadığı için bu işi bilene bırakacağım yazının sonunda ama yine de Simay Bülbül ile ilgili bir iki cümle yazmaktan alıkoyamadım kendimi.

Bu aralar çok keyifsiz olduğum için defileye davetiyem olmasına rağmen, giyinip kuşanıp İstanbul Moda Haftası için İTÜ Taşkışla'ya gitmek biraz zor oldu benim için. Ama iyi ki gitmişim iyi ki Büyücü koleksiyonunu kendi gözlerimle görmüşüm. En kısa zamanda Simay Bülbül'in Galata'da bulunan mağazasının yolunu tutacağıma emin olabilirsiniz.

Defile ile ilgili bilgi ve fotoğraflar için lütfen styletricks'in blogunu bir ziyaret edin. Bol fotoğraflı, bol yazılı ve sonuna eklenmiş videosu ile çok eğlenceli bir yazı olmuş

Benim favorim aşağıda, bir de telefon ile çekilmiş Simay Bülbül fotoğrafım...


Simay Bulbul

photo

Ağustos 24, 2010

Paris Kolajım

Kendimi Londra ve Paris sokaklarına atmama çok az kaldı. Eylül ayı bol yazılı, bol keşifli bir ay olacak benim ve blogum adına. Bugün blogumu ihmal ettiğim için babamdan zılgıtı yiyince hemen bir çaba içine girdim ve Paris'te nerede kaldım nerede yedim kolajı yapmaya karar verdim.

Paris'te epey otel gördüm ama aralarından sadece bir tanesini gönül rahatlığı ile size önerebilirim. Hotel Passy Eiffel. Passy benim yeni keşfettiğim yerlerden biri. Çok şirin bir yer olmasının yanı sıra H&M, Promod gibi tutkunu olduğum mağazaların burada olması Passy'nin artılarından. Ulaşımı çok kolay ve fiyatlarıda çok uygun. Biz kişi başı 55 euro verdik. Fiyatlar sezona göre değişiyor olsada temiz, şirin ve ulaşımı kolay bir yer için ve Paris standartlarında gayet iyi bir seçim.

Paris'te uyandığım ilk sabahlar genelde kendimi Angelina yollarına vurmamla başlıyor. Angelina hem kahvaltısı hem de tatlıları ile çok meşhur bir yer. Louvre'a çok yakın. Günü planlarken Angelina'da kahvaltı üstüne Louvre turu olarak planlayabilirsiniz. Lakin kahvaltıda yediğiniz hamur işlerini ancak bir günlük Louvre turunda eritebilirsiniz.

Diğer kahvaltı ya da öğle yemeği mekanlarım ise Saint Germain de Prés'de yan yana konumlanmış iki cafe. İtiraf ediyorum buraya ilk gidişim bir umut Johnny Depp'i görürüm belki diye kendimi ikna etmemle oldu. Kendisi buraların müdavimi diye duymuştum. Tabii ki göremedim ama azimliyim bir gün göreceğim. O yüzden bir kahvemi Le Deux Magots'da diğer kahvemi Cafe de Flore'de içerek zaman geçiriyorum. Görsem ne tepki veririm bilemiyorum gerçi ama huzurlarınızda Türkleri rezil edecek bir tepki vermemek için kendimi tutmaya söz veriyorum. Baktım olmadı hemen başka bir memlekettenim diye yutturmaya çalışırım. Şaka bir yana Saint Germain, Paris'in en güzel yerlerinden biri bence. O yüzden sabah, öğle, akşam mutlaka bir uğrayın derim. Akşam yemeği seçeneklerimi sizinle daha önce paylaşmıştım. Hatırlamayanlar buraya tıklayabilir.

Ozlem Paris

Ağustos 10, 2010

Kosinitza mı Kuzgun Baba mı?

Bugün kardeşim beni elimden tuttuğu gibi Kuzguncuk’a götürdü. Üniversiteye giderken tam dört yıl boyunca Kuzguncuk durağının önünden geçtim ama bir kere bile ışıklardan sağa sapıp bu güzel semti gezmedim. İnsanın kız kardeşi olması ne güzel birşey. Hele yaş farkı az olup her türlü geyik muhabbeti, felsefi muhabbeti üstüne dedikoduyu yapabilmek çok eğlenceli. Bir başka büyük şans ise hafta içi İstanbul’un tadını çıkartabiliyor olmamız. Sessiz sakin bir Salı günü Kuzguncuk’ta arabayı park edip soluğu Pita’da aldık. Kahvaltı yapmak için gitmiştik ama uzaktan bana göz kırpan limonlu keke hayır diyemedim. İyi ki dememişim çünkü hayatımda yediğim en güzel limonlu keklerden birini yedim. İçine bol limon suyu, portakal suyu ve limon kabuğu rendesi koyarak ve hiç bir katkı maddesi kullanmadan yapılmış, yumuşacık mis gibi limon kokan kekimi yedikten, gerekli tüm muhabbetleri tamamladıktan sonra semti keşfetmek için yürümeye başladık. Semt rengarenk evlerle dolu, kilisesi, camisi, dükkanları (bunlardan biri de Bir Kuzguncuk Dükkanı. Çok neşeli ama biraz pahalı bir dükkan), kahvesi, sahili ile farklı bir kültür sanki. Tarihini okurken Kuzguncuk’un eski adının Kosinitza olduğunu öğrendim. Bugun aynı isimdeki restaurantın önünden geçerken bu adın nerden geldiğini merak etmiştim, öğrendim.

Gezinin sonunda Kuzguncuk kitapçısına uğradık. Aslında sadece kitapçı demek yanlış olur çünkü ebrulardan, notalara, plaklardan, resimlere kadar birçok şeyin bulunduğu dükkan çok keyifli. Daha önce Çukurcuma’da bulunan bu dükkan bir sene önce Kuzguncuk’a taşınmış. Biz dayanamayıp iki tane kitap aldık. Biri Katherine Hepburn tarafından yazılmış ‘The Making of the African Queen or How I went to Africa with Bogart, Bacall and Huston and almost lost my mind’. Kitap Hepburn’un The African Queen filmini çekerken yaşadıklarını yazdığı, içinde çok güzel fotoğraflar bulunan bir günce. Kuzguncuk’a yolunuz düşerse kitapçısına uğramadan dönmeyin. Eminim herkes kendine göre bir kitap bulacaktır.

Fotoğraflar: Özlem & Banu Üçüncüoğlu

kapı-horz

Pita-horz

kitap 2-horz

p abla-horz

cingoz

cinaralti

Ağustos 09, 2010

Ladurée İstanbul

Champs Elysées’de yürürken Ladurée’yi fark etmemenizin imkanı yok ama ben kendileri ile Londra’da tanıştım. Annemin meşhur kurabiye kutularından bir tane daha almaya Harrods’a gitmiştim ve orada karşılaştık. Ladurée’nin makaronları çok meşhur. Fakat ben makaron sevmediğim için (evet ben tatlı olarak makaronu şehir olarak Prag’ı bir türlü sevememiş biriyim ama bu benim kötü biri olduğum anlamına gelmez) önceleri hiç oralı olmamıştım ama çikolataları ve pastalarını yedikten sonra ölmeden bu muhteşem tatlıları yediğim için çok memnun oldum. Ladurée aslında zincir mağaza. Dünyada bir çok şehirde var. Şimdi sıra İstanbul mağazalarını açmaya gelmiş. Eylül ayında Bebek’te açılacak diye bir duyum aldım, oturdum bekliyorum eylül gelsin diye. Bebek’e gitmek için bir mazeret daha çıktı bana. Yaşasın çikolatalar, pastalar!


Laduree 2

Laduree

Temmuz 28, 2010

Bir tatlı huzur aldım Ege’den

Blogu takip edenler bilir Akçay diye başladığım tatilimin çoğunu Akçay etrafındaki yerleri keşfederek geçirdim. Görmek istediğim birkaç yere gidemedim ama Ege’nin mis gibi kekik kokusunu soludum. Mehtabını özlemişim onu da görmeden gelmedim. Gezdim, yazdım sonra döndüm evim İstanbul’a. Geride bıraktığım işime gücüme. Bu aralar kafam bir dünya, elimde küçük bir çanta tam gezgin oldum. Sırada ne var bilinmez ama sanki Ege yolları bana yine göz kırpıyor.


pencereden ege
Fotoğraf: Özlem Üçüncüoğlu

Temmuz 23, 2010

Ege Keşifleri- Cunda, Alibey Cunda Beach

Cuma kalabalığında Ortunç'ta yer bulamayınca Cunda'da nereye gidelim derdine düştük ama bu telaş çok uzun sürmedi. Alibey Club limana geldiğinizde marina arkasında yeldeğirmeni kumsalında çimlere yayılmış minderleri, locaları, havuzu ve deniziyle sizi bekliyor.

Tesis iki hafta önce açılmış. Personeli çok canayakın ve hızlı. Restaurantı olduğu için yemeğinizi de burada yiyebilirsiniz. Oldukça cömert porsiyonlarda gelen yemekler bizden geçer not aldı.

Tek sorun denizi... Bütün hafta Kadırga Koyu, Ortunç gibi plajlarda yüzdükten sonra buranın denizi bizi pek açmadı. Ama merak etmeyin havuzu var ve tesisin sunduğu konfor bu açığı kapatmak için yeterli. Havuzdan çıkıp çimenlerin üzerindeki minderlere kendimizi bırakmayı ve güneşten kaçıp localarda uyuklamayı pek sevdik. Çaldıkları müzikler de ayrı bir güzel.

Sabah telaştan fotoğraf makinemi evde unuttuğum için telefonum kameram oldu ve bu kareleri çekti. Bu arada unutmadan giriş 20 TL.

CB8

CB7

CB9

CB10

Temmuz 20, 2010

Ege Keşifleri- Cunda, Ortunç Club

Cumartesi gününden beri Akçay’da kalıyorum ama daha Akçay’da denize giremedim. En son kendimizi Cunda’da bulduk ve mavi bayraklı Ortunç Club’a gittik. Bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine önce Dersal’a gittik ama orası bizi pek açmadı. Sonra Ortunç Club’u keşfettik. Aslında 30 yıldır açık olan işletme bu sene ciddi bir tadilata girmiş ve Ortunç Plajı Ortunç Club olmuş. Daha önceki halini bilmiyorum ama bu Club hali pek bir güzel olmuş. Aslında otel olan Ortunç Club, günü birlik misafirler için de çok iyi bir seçenek. Giriş ücreti 50 TL. 20 TL giriş ücreti olarak alınıyor 30 TL ise hesabınıza yükleniyor. Yediğiniz içtiğiniz bu 30 TL’den düşülüyor. Fiyatı önce çok gelebilir ama inanın ortamı, denizi, yemekleri bu fiyata değer. Sadece servisi ile ilgili biraz sıkıntı yaşadık lakin çok yavaşlardı. Ama insan tatilde olmaya görsün bu bile canımızı sıkmadı.

Otelde kalanlarla sohbet ederken öğrendik ki odaları çok güzelmiş. İki kişi bir günlük fiyatı 400 TL. Denizi çok güzel, zaten mavi bayraklı. Genelde çok soğuk olduğu ile ilgili bir sürü şikayet duyduk ama ben soğuk deniz sever biri olarak halimden çok memnundum. Yemekleri ise ayrı güzel. Hepimiz farklı farklı yemekler yedik ve hepsi birbirinden lezzetliydi. Ben karamelize soğanlı, kurutulmuş domates, ceviz ve mozarella’lı pizza yedim. Hmmm.... Çoook lezzetliydi. Bir daha gidersem kesin yine aynı pizzadan yerim.

Ortunç Club’a ulaşım Cunda merkezden taksi ya da araba ile mümkün. Gözden uzak olması ile epey ün yapmış sanırım çünkü bir çok ünlüyü misafir etmiş. Benim şansıma Ozan Güven ve Melisa Sözen ordaydı. Sizin şansınıza kim çıkar bilmiyorum.



Ortunc 1