Mayıs 23, 2011

Kuş Sesleri Olympos’a Yayılır

Herşeyin çok çok olduğu bir tatilden döndüm dün akşam. Çok duraklı, çok keşifli, çok keyifli dört gün geçirdim. Dönerken yüreğime inceden bir sızı oturdu her tatil dönüşü olduğu gibi. Çok olan sadece duraklar ve keşifler değil... Çok çok dinlenen “Hakkında Herşeyi Duymak İstiyorum”, yolda çok çok yenen fındık, çok çok çekilen fotoğraflar, çok kahkaha, çok neşe . . .

İstanbul’dan çıktık ve dura dura Kütahya - Frig Vadisi, Sagalassos, Antalya, Olympos, Phaselis, Eğirdir Gölü derken dün akşam ayağımızın tozuyla döndük güzel şehrimize. Hepsini teker teker anlatacağım önümüzdeki günlerde. Ama önce en son konakladığımız Olympos’tan bildireceklerim var size. Hazır tazeyken anılarım hemen yazmak istiyorum, ayrıntıları unutmamak adına.

Zeytin, limon ve yenidünya ağaçlarının gölgesinde hamakların dizili olduğu bir yerde kaldık. Akşam sessizliğinin yatağa yatırıp sabah kuş seslerinin uyandırdığı, bahçesindeki ağaçlardan meyve koparıp yediğimiz, serin sularında yüzdüğümüz Myland Nature keşif yazılarıma bir tane daha ekleme gerekliliğini zaruri kıldı. Hazır önümüz yaz, yolu Çıralı’ya düşeceklere duyurulur...

Sevdalıları bilir ama benim gibi yeni keşfedenler için Yanartaş (Chimera) ve vaktiniz varsa Phaselis kaçırılmaması gereken duraklar. Kayalıkların arasından çıkan metan gazının birkaç noktada hiç sönmeden yandığını görmek çok keyifli bir tecrübe. Bir de bu sönmeyen alevleri görmek için karanlık çökmeye yakın 1 km tırmanılan kayalıklar bu yaşadıklarınızı aklınıza adeta kazıyor. Aramızda gecenin üçünde Chimera’ya çıkan arkadaşlarımız varmış. Onlara buradan selam edelim  sonsuz cesaretlerinden dolayı.

Antik Phaselis kenti ise ayrı bir yazı konusu. Antik kent görelim diye durakladığımız noktada hemen mayolarımızı giyip kendimizi serin sulara attık. Burası kalıntıları, denizi ve ışığı ile gezimizin en romantik durağıydı. Kent Rodos’lular tarafından kurulmuş ve uzun yıllar boyunca Likya’nın önemli liman şehirlerinden biri olmuş. Küçük bir not düşmekte fayda var;  giriş 8 TL ve kapanış saati 19.00.

Bu yazıda serin sular olarak anılan Akdeniz, yazın sıcağı ile serin niteliğini kaybediyor olsada Mayıs ayında benim gibi Ege sevdalısı bir insan için gayet güzel bir rotaymış. Bu gezimizde bunu öğrendim !  

olympos olymp

roma tapinagi alev alev

Mayıs 06, 2011

Bir Pazar Esintisi

Bir çukur alanın ortasında, İznik... Bursa’nın bir ilçesi ama insanın buraya ilçe demeye gönlü razı olmuyor.  Nüfusu elli bini bile bulmayan bu küçücük yer tarihte dört medeniyete ev sahipliği yapmış.


Çok da güneşli olmayan ama yağmursuz bir havada gittik İznik’e. O yüzden kaç saat yürüdüğümüzü bile hatırlamıyorum. Küçük bir yer olabilir ama görülecek yer çokluğu nedeniyle epey dolandık. Göl kenarına parkedip ara sokaklara daldık ve ilk durak Ayasofya oldu. Ayasofya, Bizans döneminde kilise, Osmanlı döneminde cami olarak kullanılmış bir yapı. 1. Dünya Savaşında yanmış ve 2007’de tekrar ziyarete açılmış. Beni en çok etkileyen tarafı ise içeride inanılmaz güzel bir ışığın olmasıydı. Resmen fotoğraf çekmeye doyamadım. Yeşil Cami, İznik Müzesi, Süleymanpaşa Medresesi (eski medrese şimdilerde çinilerin satıldığı atölyeler tarafından kullanılıyor), Roma tiyatrosu ve İznik’in dört kapısı ; Göl, Lefke, İstanbul ve Yenişehir diğer duraklarımızdı.

iz 5 iznik 2 Iznik 1

Bir günde keşfedilecek yerler listenize mutlaka ekleyin İznik’i. Uzun zamandır geçirdiğim en güzel Pazar günlerinden birini geçirdim. Yeni yerler, yeni tadlar, yeni keşifler . . .

Bu arada yemek için hiç düşünmeden Köfteci Yusuf’un yolunu tutun. Eski adı İmran Izgara olan restauranta birçok rehberde rastlayacaksınızdır mutlaka.  Ama unutmayın ki yerel halkın da tercihi aynı.  Köfte yemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Bir de midenizde tatlı için yer ayırın ve tatlınızın üstüne mutlaka kaymak isteyin. Şimdiden afiyet şeker olsun . . .

gol

izn 4

iznik 3

ben yollarda

Uzun zamandır okuduğum kitabın bir sayfasına takıldım kaldım. Dışardan bakan ilerliyorum zanneder. Kafamı toparlayamadan aynı paragrafı defalarca okumuşum, öyle geçmiş zaman. Ne dürttü beni bilmiyorum ama sayfayı okumayı bitirdim. Eksik olmasın yazan da satan da ama belli ki bu kitap bana göre değil dedim kapadım kaldırdım kitabı tozlu kitaplığımın rafına.

Ben dönüp dönüp aynı şeyleri yaşarken hayat bir kısım akıp gitmiş. Şimdi yeni tecrübeler zamanı. Güzel şehrimde güneş açmamış olsa da benim yüzüme güneş doğdu.

Dido’nun sesi kulaklarımda “ I want to see the world alone again , to take a chance on life again”....

Ben yollarda . . .  

Nisan 29, 2011

Yeni Fotoğraflar, Yeni Keşifler . . . Budapeşte'den Kareler

Daha önce Budapeşte yazısı yazdığım için ve kendimi tekrarlamamak adına bu gönderiyi fotoğraflarıma ayırmak istedim.

Birde yeni keşfim iki yeri sizlerle paylaşmak istiyorum. Malum gittiğim yerlerde yeni restaurantlar, yeni yemekler keşfetmek seyahatlerimin en heyecanlı kısımlarından biri.

Uzun bir aradan sonra tekrar hoşgeldiniz bloguma . . . 

DSC_3036

DSC_3031

DSC_3016

DSC_2996

DSC_3006

                                       

DSC_3317 DSC_3293 DSC_3301


İşte yeni keşiflerim


St Jupat Etterem - Macar mutfağını denemek isteyenler için adresi 1021 Budapest Dékán utca 3

Angelika Restaurant - Nehir kenarında keyifli bir yemek için istikamet 1011 Budapest Batthyány tér 7

DSC_3072







Şubat 27, 2011

İşte öyle birşey . . .

Hani çok sevdiğiniz kitabın bitmesini istemezsiniz, bitince de bir hüzün kaplar içinizi . . . İşte öyle bir hüzün içindeyim kaç zamandır. Resmen kal geldi bana. Geldiğimden beri bir Barcelona yazısı yazamadım. Nitekim bu da şehir rehberi kıvamında bir yazı olamadı. Barcelona seyahatı aylar önce yapılmıştı. Ne günü hesaplamıştım ne de ayı... Meğer evren kendince bir düzen kurmuş beni de içine almış, uçağa bindirmiş, Barcelona’ya göndermişti. Hayatımın değişeceği günü Barcelona sokaklarında gezerken öğrendim. Sesimi çıkaramadım. Sanki o gün hiç gelmeyecekti ya da ben Barcelona’dan hiç ayrılmayacaktım.

Çok tatsız binmiştim Barcelona uçağına. “Hiç gitmesem ben “ dediğim o kadar zaman oldu ki ama yine de bindim uçağa. Epeyce sallandık uçakta. Hatta bir ara hostes gözlerimin önünde dalgalandı. Artık bildiğim bütün duaları bitirdim ki inişe geçtik. Ama ne iniş... pilot bildiğin yere çaktı uçağı sonra da öyle ciddi bir fren yaptı ki epey bir sarsıldık.

Ama uçaktan ardından da taksiden inip Barcelona’nın daracık sokaklarına daldığımızda ne o tatsız halim ne de deli pilot aklımdaydı. Hava o kadar güzeldi ki kalın paltolarımız elimizde bir hırka üstümüzde başladık dolanmaya. Tüm rehberlerde adı geçen Cafe De L’opera’ya oturduk. Daha yeni öğlen olmuştu ama biz (aslında ben) içmeye hazırdık. Tapas ve kırmızı Rioja ısmarlandı ve “allahım burası ne kadar güzelmiş di miiii” cümlesi etrafında dönen bir muhabbetle sokak şovlarını izlemeye koyulduk. Barcelona bir Avrupa şehri ama Akdeniz içine o kadar işlemiş ki herkesi kendinizden biri sanıyorsunuz. Sokak lambaları bile bir dahi tarafından tasarlanmış bu şehre ve size yardım etmek için kendini paralayan insanlarına hayran kalmamak imkansız. Tam bu noktada derin bir nefes alabildim. İşte gezmenin verdiği inanılmaz hafiflik.  Dertten tasadan uzak derin bir nefes alabilme imkanı...

Katedralin yanı başında bir ev kiralamıştık. O yüzden gotik bölge dört günlüğüne de olsa bizim mahalleydi. Gotik kentin dar sokaklarında gezinirken bir sürü sanatçıya rastlıyorsunuz. Katedralin başında arya söyleyen birini dinlerken iki adım sonrasında kemandan yükselen dört mevsim notaları kulağınıza geliyor.... Benimse “kal gelmiş” halim hala devam ederken kulaklarımda Erol Evgin’in sesi çınlıyor

Hani yıldızlar yanıp sönerken

Hani bir yıldız kayar ve insan

Hani bir telaş duyar ya birden

İşte öyle birşey . . . 

Ocak 03, 2011

Petrograd...Leningrad...St Petersburg...

Bugün bana “topla bavulunu St Petersburg’a yerleşiyorsun” deseler inanın koşarak hava alanının yolunu tutarım. Şimdiye kadar gördüğüm şehirler arasında beni en çok şaşırtan yerlerden birisi St Petersburg. Nedense karamsar bir tablo  bekliyordum trenle Moskova’dan yola çıktığımda. Dostoyevski’nin Beyaz Geceler’inden kalma yarım yamalak tahminlerimle 4 saat yolculuktan sonra, gece ışıkları altında ağzım açık küçük bir şehir turu yaptım. Burası açık hava müzesi. Binalar, caddeler, kanallar, kiliseler, köprüler ... her birinin ayrı hikayeleri... Bir de kapalı alan müzeler var tabii ; Hermitage, Dostoyevski’nin evi, Pushkin’in evi, Kazan Katedrali, Voskresenia Khristova Kilisesi...
Dostoyevski kanal DSC_1428

St Petersburg küçük adacıkları birbirine bağlayan köprüler ve kanallardan oluşuyor. Deli Petro bu şehri Rusya’yı Avrupa’ya açmak için kurmuş. Tarih içinde bir çok kez isim değiştirmiş. Petrograd, Leningrad sonra St Petersburg... İkinci dünya savaşından da nasibini almış. Tam 900 gün işgal altında kalmış. 

Yerel halkın tavsiyesini sizlerle paylaşmadan edemem: St Petersburg yazın beyaz gecelerde görülmeliymiş. Biz kış mevsiminde burada olduğumuz için hava sabah 9 gibi aydınlanıp öğleden sonra 15.30’dan sonra kararmaya başlıyordu. Yılın ilk karını da burada gördük. İnanılmaz bir soğuk vardı. Yarım saatte bir sıcak bir yere girip dinlenmemiz gerekti çünkü buranın soğuğu bizim bildiklerimize pek benzemiyor. Ama ne havanın soğuğu ne de kısa günler bu şehrin güzelliğini gölgeleyemiyor.
park

Hayatımın en güzel yemeğini St Petersburg’da yedim. Daha önce bu cümleyi üç yıl önce Hong Kong’da yediğim bir akşam yemeği için kullanmıştım ama Palkin’de yediğim Rus yemeğinin tadı hala damağımda. Palkin, Nevsky caddesinde 47 numarada. Nevsky caddesi St Petersburg’un en işlek ve meşhur caddesi. Maalesef yemeğin ucuz olduğunu söyleyemeyeceğim ama siz de bizim gibi her seyahatte kendinize güzel bir yemek için müsade ediyorsanız, Palkin kesinlikle kaçırılmaması gereken bir adres. Yemeğiniz bittikten sonra bayanlara bir kutu çikolata da Palkin’in hediyesi.

Daha uygun ama yine çok güzel bir yemek için Stroganoff Steakhouse’a kesin uğrayın. Etleri çok lezzetli ve servisi çok iyi. Biz restaurantı bulmakta biraz zorluk çektik ama biraz bizim hatamız oldu. Yürüyelim dedik ve kendimizi garip sokaklarda bulduk. Restaurant Konnogvardeisky bulvarında, gitmeden bir haritaya göz atmanızı öneririm.

Sıcak çikolata, kahve ve tatlı için en güzel adres Cafe Singer. 28, Nevsky caddesinde Kazan Katedrali’nin tam karşısında yer alıyor. Kocaman camlarının yanında bir masa bulursanız keyfinize doyum olmaz. Caddenin ve katedralin manzarasına karşı chillili sıcak çikolata ve danish (özellikle pecan ve maple syrup lu olanı) şiddetle tavsiye edilir.

singer-kazan singer

Güzel bir bar bulup biraz gece hayatı yaşamak isterseniz iç dekorasyonunu çok seveceğinize emin olduğum Begemot’u öneririm. Burada yemek yiyebilir ya da sadece içki içebilirsiniz. Bu arada Begemot’un ne anlama geldiği girişteki heykellerden kendini belli etse de ben yine de söylemeden geçemeyeceğim;  Begemot Rusça’da hippopotam demek. Adresi Ul. Sadovaya 12.

St Petersburg’da taksiler çok uygun. Biz ya yürüdük ya da taksiye bindik. Alışveriş konusu biraz karmaşık çünkü Rusya’da yerel hediyelikler dışında çok fazla alışverişe teşvik eden bir durum yok. Öncelikle Türkiye’de herşey daha güzel ve en önemlisi daha ucuz. O yüzden alışveriş sevdalısı arkadaşlarıma sesleniyorum, pek heveslenmeyin...

Son olarak eğer vaktiniz kalırsa mutlaka bir bale gösterisine gidin. Dünyanın en ünlü balerinlerini yetiştiren St Petersburg’da hafta içi bile gösteriler için yer bulmak çok zor. Biz Don Kişot’u izledik, hayran kaldık ! Size de şiddetle tavsiye ederim...

st

Aralık 15, 2010

İstanbul havası

Bir kaç gündür Londra’dayım. Biraz farklı bir gezi oluyor çünkü neredeyse hiç metro kullanmadım. Bütün şehri gün ışığında otobüs ile geziyorum. Artık biliyorsunuz Londra’yı çok sevdiğimi ama şehri otobüs ile gezerken hiçbir rotanın evimdeki rotalar kadar güzel olmadığını bir kez daha anladım.

Üniversite yıllarım Anadolu Hisarı’nda geçti. Mis gibi boğaz havası alarak Avrupa kıyısını seyre dalar okula giderdim. İster Kadıköy Anadolu Hisarı hattı ister Üsküdar Anadolu Hisari hattı... hiç farketmez ikisi de birbirinden güzeldir. Beylerbeyi'nden başlar ziyafet Kuzguncuk, Çengelköy, Kanlıca derken bir bakmışsınız Anadolu Hisarı’na gelmişsiniz. Hele bahar gelmiş boğazı çiçekler süslemişse seyrine doyum olmaz.

Hayatımın yaklaşık üç yılı ise Kadıköy Karaköy vapur hattında geçti. Karaköy’den iner tramvayla tünele çıkar, oradan Asmalı Mescit'e yürür sonra Pera’ya varırdım. Kadıköy Karaköy hattı kadar güzel bir rota daha var mı bilmiyorum. Vapurda sağ tarafa oturan Asya’ya bakmaya doyamaz. Karaköy’e dönmeden önce kısa bir Boğaz Köprüsü manzarası ve son durak....  Vapurun sol tarafı ise tarihi yarım ada. İstanbul’un en güzel yeri... Topkapı Sarayı, Haliç... Bu vapur hattını kullananlar bilir arada bize yunuslar bile eşlik ederdi. 

Tünelin değişik bir kokusu var. Asmalı mescit ise sabah yeni uyanmış hali ile başka bir güzel...

Elif Şafak Firarperest’te İstanbul hakkında şöyle diyor : Hiçbir şehir, sakinlerini bu kadar hırpalayıp, sakinleri tarafından bu kadar hırpalanıp, gene de böyle diri ve güzel kalamaz kolay kolay. 

images