rhodes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
rhodes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Nisan 16, 2012

EVDEYMİŞ GİBİ ‘RODOS’ - Pins in My Map Konukları 4


Füsun daha önce Kıbrıs yazısı ile konuk olmuştu bloguma. O zamandan beri fotoğraflarına olan hayranlığımın bir uzantısı olarak kalemine de hayranım. Şimdi de Rodos'u yazdı bizim için. Biraz farklı başlayan bir Rodos gezisi onunki. Zira kendisi yelken yarışları için ayak bastığı adayı didik didik etmiş... Aklında kalanları da burada bizimle paylaştı. Eline sağlık güzel arkadaşım, yine tadı damağımızda kalan bir yazı olmuş.


EVDEYMİŞ GİBİ ‘RODOS’

Rodos’daymış gibi ev... zira bu yazı muhteşem Rodos şarabı MAESTRO eşliğinde yazılmıştır.

Bölgeyi 12 parçaya bölüp tanrılara dağıtan tanrılar tanrısı Zeus güneş tanrısını unutur. Bunun karşılığında  güneş tanrısına dillere destan güzellikte bir su perisi hediye eder. Güneş tanrısı su perisine aşık olur ve evlenirler ama güneş tanrısı çok sevdiği su perisinin ölümlü olmasını kabullenemez ve onu ölümsüz kılmak için bir adaya dönüştürür. RODOS’a.

Marmaris’e yanlızca 45 km(20mil) olan Rodos’a, Marmaris’ten feribot ile 2 saatte, katamaran ile ise 50 dakikada ulaşmak mümkün. Uçak da var elbet ama ben olsam yokmuş gibi davranır ve adaya illa ki denizden gider, adadan illa ki denizden dönerim. Bir taşta iki kuş vurup bavuluma adanın beyaz şarabı RETSİNA, kırmızısı MAESTRO doldurur, birkaç şişe Isidorou Arvanitou UZO alır, bir de kendinden geçiren SKİNOS  MASTİKA, yani sakız rakısı kaparım. Ben olsam illaki bir yelkenliyle dönerim Mastikamı yudumlaya yudumlaya… Kendimden geçe geçe yani… Hem bu sefer yahni ucuzdur ama eti leziz, zira RODOS’da içki aklınızın alamayacağı kadar ucuz.

12 adaların en büyüğü RODOS, şuan yerinde geyikler esen (ELAFOS) dünyanın 7 harikasından biri RODOS HEYKELİ’nin evi..

Elefos’lar yani geyikler adanın şimdiki sembolü, yılanların istilası yüzünden adada huzur bulamayan Yunanlıları yılanlardan kurtaran kahramanlar. Limanda Elefosları gördüğünüzde bilinki Rodos Heykeli karşınızda duruyor bugün geyiklerin olduğu yerde.

Arnavut ve Türk azınlığı bol olan adanın Türkleri kendilerinin Son Osmanlılar olduğunu sıklıkla dile getiriyor zira Rodos’ta hüküm sürmüş 392 yıllık Osmanlı hakimiyetinin mirasları onlar. Elbette, yüzlerce Türk evi, 11 camii, mescit, çeşme, hamam, bir kütüphane ve  bir Osmanlı mezarlığı ile beraber. Söylemiştim Evdesiniz.

Bana gelince Marmaris’den yelkenli teknemiz ile çıktığımızda saat sabahın 5’i. Bizi az çok ne bekliyor biliyor gibiyim. Senelerdir burnumun dibindeki tek bir Yunan adasına gidememiş olan ben, sonunda şeytanın bacağını kırıyorum. Yunanlılara karşı olan zaafım hem en büyük umudum hem de en büyük korkum. Zira bugüne kadar geliştirdiğim tüm tezlerin çürüme ve benim hayal kırıklığına uğrama ihtimalim var.
Denizden Rodos gözüktüğünde "Aman tanrım bu da ne" diyorum. Hayalkırıklığı içindeyim zira ilk gördüğüm sonradan oteller bölgesi olduğunu öğrendiğim denizin kıyısındaki koca koca binalar, şehrin yeni kısmı.

Hayal kırıklığı uzun sürmüyor, ne zaman ki adayı yaşamaya başlıyorum çok büyük bir yanılgının içine düşmüş olduğumu fark ediyorum.

Limana (MANDRAKİ) girdiğimizde bizi marinaya almak yerine diğer yarış tekneleri ile birlikte – ki biz aslen Rodos Channel Reggeta Cup için orada bulunuyoruz-  limana üstüste bağlıyorlar. Günlerim sabahtan akşam üzeri 5’e kadar yarışarak ve tekne toparlayarak geçtiğinden benim için Rodos genellikle 5’den sonra başlıyor ve kendimi sokaklara atıyorum. Frappe'mi (soğuk kahve) içmeden değil tabii zira buraya gelip Frappe içmemek Uzo içmemek ile eş değer. Yunanistan ne kadar Uzo demek  ise o kadar da Frappe demek. O yüzden tekneden indikten sonraki ilk iş limandaki café'de Frappe yudumlamak, sonra da kendini sokaklara vurmak.

RODOS şehri, köy ve kasabaları saymazsak iki ana  bülümden oluşuyor. Eski şehir ve yeni şehir.

Yeni şehir; oteller bölgesini de kapsayan, plajların yoğunlukta olduğu, popüler  gece eğlencesinin kalbi. Yeni nesil restaurantlar ve her yerde bulabileceğiniz bilindik mağazalarda bu bölgede.

Eskileri bit pazarında bırakıp (tadını damağınızda bırakmak için sona saklıyorum da diyebiliriz) yeni şehre dalalım. Benim tercihim eski şehirden yana olsa da burada da atlanmaması gerekenler var elbet. Eğer Rock severseniz COLORADO CLUB mesela, senelerdir bu kadar iyi canlı müzik dinlediğim ve eğlendiğim bir yer olmadı neredeyse. Burası 3 katlı kocaman bir mekan, giriş paralı, müzik canlı. Şayet yakalarsanız harikulade  elektro keman çalan müzisyen bir kız var, bir de gruplardan birinde Türk bir davulcu. Mekan barlar sokağının girişinde, barlar sokağının devamını ise unutun, onun yerine Gümbet’e gidin. Ayrıca sigara içenlere müjde COLARADO’da sigara içiliyor, aslında Rodos’da neredeyse her yerde içiliyor.
Colarado’ya ve tabi ki Gümbet’i aratmayan barlar sokağına sahilden küçük bir yürüyüş ile ulaşmak mümkün. Bu rotayı takip edecek olanın sahildeki ELLI Plajına uğrayıp bir tek atması adetten. Gündüz ise buradan denize  girip seyyar masajcıya masaj yaptırmak adetten. Yok ben yürümem diyorsanız adanın neredeyse her yerine olduğu gibi buraya da taksi ile 5 Euro’ya ulaşmak mümkün.

Bu kadar mı? Hayır. Yeni şehirde de illaki eskiye rağbet edene; bir adet Akrapolis, bir adet Apollo tapınağı ve bir adet de Antik Stadyum var.

Eski şehir ; esas heyacan verici yer burası, zira burada ortaçağdasınız. UNESCO dünya mirası listesinde de olan bu bölge RODOS ŞOVALYELER’i tarafından inşa edilmiş harikulade surlarla çevrili.

Surların içi birer restorasyon harikası, fazlasıyla bakımlı ama bizim alıştığımızın aksine yeni gibi durmuyor. İster istemez buralarda dolaşırken restorasyon becerileri karşısında dehşete düşüyorsun .

Eski şehirde dolaşmak insanı büyülüyor; üzerimde bir pelerin, elimde mum ışığıyla aydınlanan bir fenerle sokakları dolaşsam tam da resme oturuyorum, ilk arzuladığımda bu oluyor ’Neden bir pelerin getirmedim ki? ‘Bir pelerin ve bir fener lütfen.’

Şehre girdiğiniz anda iki şeyin ağırlığını hemen farkediyorsunuz DİN ve MİLLİYETÇİLİK….. Ama canavarlaşmış bir milliyetçilik değil bu, milletiyle gurur duyan, özüne sahip çıkan bir milliyetçilik. Bayraklar, bayraklar ve bayraklar….

Her yer buram buram  Rum Ortadox cemaatinin etkisi kokuyor. KIBRIS’daki durum da tam buydu da oradaki Türkler bunun Türklere inat yapıldığını söylüyordu. Buraya gelince durumun inatla pek alakası olmadığı anlaşılıyor. Ada kiliselerle çevrili, kafanızı nereye çevirseniz haç görmeniz mümkün. Din her yerde. Muhteşem gece ayinleri yapılıyor her köşede. Bir yemek dönüşü adanın tepelerinde bir yerde karanlık ve dar bir sokakta inanılmaz bir gece ayini ile karşılaşmanız olası. Kilisenin kapısı açık, her yer kapkaranlık ve yanlızca görkemli kilisenin bütün ışıkları aydınlatıyor her tarafı, boş ve dar sokakta ilahiler yankılanıyor, her kim ve ne olursanız olun gözünüze bir damla yaş yerleşip kalıyor.

Adanın her yanı Yunan bayraklarıyla çevrili. Evet üzerinde bir de haçı olan Yunan bayraklarıyla. Ama milliyetçiliği en çok anladığınız yer sokaklardaki bayraklar olmuyor, konunun kafanıza dank ettiği yer, marketler oluyor.

Bir markete girin ve ne demek istediğimi anlayın. Marketlerinde neredeyse Yunan malı olmayan hatta Rodos üretimi olmayan hiçbir şey yok ya da şöyle diyelim çok belli başlı 3-4 marka hariç. Hazır bu fırsatı yakalamışken ve dünyanın çok az yerinde yakalama ihtimaliniz varken bu şansı kullanın. Kendinizi Yunan şarabına emanet edin inanın pişman olmayacaksınız hatta mest olup Dyanisusa selam durucaksınız.

Hali hazırda Yunanlının ya da adalının karakteristik özelliklerinden bahsetmeye başlamışken, adanın en karakteristik ve en muhteşem yerini anlatmaya başlayabilirim. ESKİ ŞEHRİ ve İNSANLARINI.

Bence Rodos Ortaçağdır ki;
Eski şehir, muhteşem güzellikteki ortaçağ evleri, dikine işlenmiş çakıl taşlarından labirent gibi sokakları, sokakları aydınlatan ortaçağ fenerleri, otantik küçük otelleri, geleneksel dükkanları, her köşede bir şovalyenin mağazası ile size selam durduğu, pahalı Artisan mağazalarında sanat eserlerinin, özgün seramiklerin, antik çağ replikalarının satıldığı,  ha birde ne yazık ki bizim tatil yörelerinde de sıkça karşılaşılan tahtakale mağzalarına sahip kocaman büyülü bir labirent, bir başka dünya Orta çağa ışınlanmanıza sebep olan bir labirent.

Ama çarşı pazardan evvel bir tavsiyem olacak… geceye karışma tavsiyem.
Sessiz, karanlık, gizemli, sokaklarında ortaçağ lambaları ile aydınlatılan sokaklarında  geceye karışma tavsiyem, mümkünse yalnız. Çünkü kanımca Rodos’u özellikle eski şehri ancak geceye karışıp koklaya koklaya kaybolarak yaşarsınız. Özellikle gün batımına yakın başlarsınız.

Hayata dönelim MUST DO IT’e, nasıl oluyorda evdeymiş gibi hissettiğinize. Eski çarşının ara sokaklarına girip çıkıyorum, surların diplerine iniyorum ve evdeyim.
Burada otantik dükkanlar, muhteşem insanlar karşılıyor seni. Eski şehirde her Türk’ün uğraması gereken bir dükkana dalıyorum farkında olmadan. Bir bakırcı dükkanına. İki tane muhteşem insanın, Yunanlı yaşlı bir karı kocanın sahibi olduğu bakır atölyesi ve karşısındaki eskici dükkkanına. Gözlerindeki pırıltıyı, sevgiyi, acıyı görmek, dostluk hikayeleri dinlemek, bir kahvenin hem orada hem burada nasıl kırk yıl hatırı olduğunu hatırlamak için ya da uzo tokuşurmak için. Sınırların  ve politikaların palavra olduğunu anlamak için ve bir de ince bir işçilikle  işlenmiş ahtapot kabartmalı tavadan alıp eve getirmek için, evde Yunan usülü bir ahtapot yapıp yanında Retsina ile içerken onları anmak için….

2. dünya savaşı sırasında  kaçıp nasıl Marmaris’e sığındıklarını, orada onlara nasıl da güzel bakıldığını anlatacaklar buruk bir gülümsemeyle. Sonra Şükriye’den bahsedecek dünyanın en güzel kahvesini elleri ile yapmış hanımefendi, hamile iken tanıştığı Şükriye’den. Ah Şükriye diyecek öldü gitti Şükriye. Koca bir sessizlik kaplayacak bakırcı dükkanını. Sonra giderken sarılıcaklar  kiziim kiziim diye (evet Türkçe) uzun uzun saçlarını okşayacaklar. Kaskatı kesileceksin saatlerce, benim gibi. EVDESİN İŞTE...

BAK BAK HACİVATLA KARAGÖZ çığlıkları evet benden geliyor zira evde olduğumu unnuttum, dükkandaki Yunanlı genç kadın gülüyor evet Hacivat ile Karagöz. Türksün? EVDEYİM

Şimdi de MUST NOT DO IT 'e gelip oradan yapılması gerekene sıçrayalım. Turisik lokantalarda yemek yenmemesi gerektiğine. Kötü mü hayır iyi mi hayır. Lezzetin tavan yaptığı böyle bir adada, damağınızın görüp görebileceği en güzel şeyleri yemek varken vasata sığınmama tavsiyesi bu, zira burada yiyebileceğiniz en güzel karidesi ya da et yemeğini yemeniz mümkün. Hatta Rodos gezisi bir yemek gezisi olmaya aday. Kendinizi kaybedebilirsiniz- o kadar! Işte tam da bu yüzden önce kendinizi kaybedin sokaklarda ki  sürpriz ellere düşün , sürpriz tatlara karışın. Şehrin içinde hafif aralara girip de damak bayramı yapabileceğiniz ilk yer ZİZİ. Diğer vereceğim adrese göre şehrin içinde ve görece turistik. Burası ömrünüzde yiyebileceğiniz en güzel KLEFTİKO yu miğdeye indirebileceğiniz yegane yer.

Ahtapot ve kabuklu karidesi ile delirme noktasına gelebileceğiniz saklı bir adres var bir de. Yazıp yazmamak konusunda şu an bile tereddütte olduğum… üstelik birde birine kimseye söz etmeyeceğime söz verdim. Pekala şöyle yapalım, hak eden bulsun taktiği. Zira çok bilinirse turistler içinde boğulup gitmesinden korkuyorum. İpuçlarını veriyorum, arayan bulsun. Baş harfi E , tepelerde ama yürüyerek de gidilebilir tabi kaybolmazsanız, yakınında benim meşhur gece ayinleri kilisem var, saklı bir ev bahçesi. Bu kadar bi de şu var bence adanın en iyi ahtapot ızgarasını yapıyor, ahtapot sevmeyen ben kendimi kaybettim önümde pişmişi, kafamın üzerinde ise asılıp da kurutulmaya bırakılmış pişirilmeyi  bekleyeni, yanında hiç bir yerde  kolay kolay yiyemiyeceğiniz kabuğu ile yenilen bebek karidesler (symi shrimp), havada uçuşan uzolar, retsinalar… bildiğin su bardağında. Bi de siyahlar içinde enfes mezeleri yapan madamlar, ailenin madamları. Bir de mekan sahibine sorarsan getirdiği boğma rakı. Gerisini siz düşünün ama lezzet düşkünü iseniz mutlaka benimle bu oyunu oynayın ve oraya gidin. Boğma şarabı da vatana getirin.

Evdeyim; Bay E yemeğinden kilisenin ayininden aşağı iniyoruz KAYBOLDUK, aramızda tartışıyoruz sağdan gideceğiz, hayır soldan. Bir kadın beliriyor dik dik bize bakıyor, allah koruyor ki ağzımızı açıp da bi şey demiyoruz zira 5 dk sonra o diyor, İstanbullu Rum Türkçesi ile düz gidooorsun , kısa yoldur. Türksünüz çok özledim Türkiyeyi. İstanbullu bir Rum, artık Rodos’da İstanbullu bir Rum. Sarılıyor bize, İstanbul’a selam edip yolunuz açık olsun diyor. Kalakalıyoruz gene.

Adaya adımınızı attığınızdan itibaren ruhunuza işleyen evdeymişiniz hissi hiç geçmiyor, bu sebepten de asla tam olarak bir turist ya da gezgin olamıyorsunuz çünkü burada evin sahibisiniz.

Evdeymiş gibi Rodos, çünkü lezzetler tanıdık, çünkü deniz aynı deniz, çünkü insan aynı insan, hikayeler ortak, kültür ortak, aynı heyecan, aynı suret aynı özlem.

Evdeymiş gibi çünkü burada cacıki, dolmades var, burada  musakka var. 145 ortak kelime ortak tarih var, çünkü burada Türksen ayrıcalıklısın buralısın, çünkü burada herkes her yerde sigara içiyor TÜRK GİBİ sigara içiyor, çünkü burada herkes birbirine dokunuyor, deniz aynı deniz, kader aynı kader. EVİNİZE GİDİN

Ben 3 metrekare bir tekne kamarasında kalmış olsamda sizin için baktım gördüm araştırdım işte RODOS'da kalabileceğiniz 3 tane şahane otel;

S.Nikolas Hotel: 61.Hippodamau str.Rhodos Medival Town

Sprith of the Knights Boutique Hotel :14. Alexandridou Old Town

Hotel Attiki: The Fliskous and Heritos no 2 Old Town

Lezzet avcılarına;

COLORADO CLUB: 57 Orfanidou str.(bar street) Psaropoula 85 Rhodos
ZİZİ: Menekleous str. 3 Old City of Rhodes ve Fanouriou str.

FOTIS MELATHRON :Par. Sokratous 41T- Old Town. Küçük küçük odacıklardan oluşan bir restarant. Bir adet de Türk odası var. Görülmeye değer.

Yazı ve Fotoğraflar : Füsun Buğra Koloğlugil

Aralık 28, 2011

Eylül'den kalma Yunanistan hatıraları


Çok zaman geçti aslında Yunanistan gezimin üstünden ama oturup doğru düzgün yazı yazamadım. Hep araya birşeyler girdi durdu. Neyse bugün itibari ile işlerin yılbaşı sakinliğine girmesinden dolayı ve biraz da kendimi motive etmiş olmanın verdiği gaz ile bir Yunanistan yazısı yazmak istedim.

Malum ekonomik krizden sonra Yunanistan-Türkiye ilişkileri turizm anlamında epey yol aldı. Eskiden Yunanistan’a uğramayan milletimiz bu sene akın akın Yunan adaları turlarına katıldı. Ben de tabi bu gruba dahil olanlardanım. Ama benim Yunanistan gezim biraz daha detaylı ve belki biraz daha ilginçti diyebilirim.

İlk durak Atina, bana kendimi hiç yabancı hissettirmeyen bir şehir oldu. Yunanca bir kelime anlamasam da sanırım konuşurken ki tonlamaları biraz bizi anımsatıyor lakin sanki herkes Türkçe konuşuyormuş gibi geldi bana. Yanımda Atina’yı bir günde görmeye yemin etmiş bir arkadaş olduğu için olsa gerek ilk gün o kadar çok yürüdük ki otele döndüğümde ayaklarımı hissetmiyordum. Ve bu 10 günlük tatilin daha ilk günüydü. Neyse ayaklarımın ağrısından ziyade ne gördüm ne yedim ne içtim ondan bahsedeyim biraz. Syntagma (şehir merkezi),  Plaka (Türk mahallesi), Monastiraki, Gazi şehrin gezilmesi gereken yerleri arasında. Ama ben bu çok bilinen yerleri yazmayayım da en iyisi benim için iyisi kötüsü neydi ondan bahsedeyim. En çok beğendiğim, gece Akropol’ün alt tarafındaki Dionysos tiyatrosundan güneye doğru inilen yol oldu. Akropol ise tam bir hayal kırıklığı özellikle bizim gibi ülkesi tarihi eser konusunda zengin olanlar için. Plaka ise Türk ruhu ve dükkanları ile ikinci favori mekanım oldu. Zappeio bahçesi ise öğle güneşinden kaçmak için birebir. Tatilin geri kalanı deniz üzerine kurgulandığı için Atina’da plaj filan görmedim. Santorini’ye doğru yola çıkmadan önce son olarak küçük bir araba yolculuğu ile Nafplio’ya gittik. Daha önce yazdığım için tatilin bu kısmını hızlıca geçiyorum ve merak edenler için linki tekrar veriyorum.

Santorini çok garip bir yer bence. Bir ada hem bu kadar güzel hem de bu kadar sıradan nasıl olabilir diye düşünmeden edemedim. Feribotla adaya yanaştıktan ve otele doğru yola koyulduktan sonra içimden “bu ne ya! Santorini diye anlatıp bitiremedikleri yer burası mı” diye söylendiğimi hatırlıyorum. Şehir merkezi küçük ve çok şirin bir yer. Ama yine de dillere destan Santorini bu olamaz diye düşünürken Oia’yı görünce hikayenin dillere destan kısmının neresi olduğunu anladım. Adada gezinirken bir yerde Santorini’de sudan çok şarap insandan çok eşek var dendiğini duymuştum. Gerçekten adada doğal kaynaklardan sağlanan su yok. Eşekler ise ayrı bir hikaye. Şehir merkezine bile bir tane eşek heykeli dikmişler. Oia’da tepeyi tırmanırken cesareti olanlar o sıcakta merdivenleri çıkarken benim gibi keyfinin kahyası olanlar eşeklere binmek durumda kaldı. Eşekten özür dilemekten bir hal oldum. Çok da hoşuma gitmedi ama n’apalım artık. Bindik bir kere dedik, tırmandık tepeyi eşekle beraber. Santorini’nin benim için en unutulmaz aktivitelerinden biri ATV kiralayarak plajları dolaşmak oldu. Benim gibi Ege sevdalısı biri için buranın denizi ve plajları beni ziyadesiyle  mutlu etti. Ouzerie ise Yunanistan’da gittiğim en keyifli restaurant oldu. Santorini’ye gidenler lütfen buraya uğramadan gelmesin.

Santorini’den sonra kendimizi Rodos’a attık. Bir yerlerden ülkeye varmamız gerekiyordu zaten. Marmaris’e gitmeden son bir ada keyfi yapalım dedik. Rodos, Santorini’den çok farklı bir yer. Bana daha çok Hırvatistan’ı anımsattı. Ya da Türkiye’den örnek vermek gerekirse Assos’u. Türk evlerinden geçilmiyor dersem şaşırmazsınız herhalde. Biz de Türk evinden otele dönüştürülmiş bir yerde kaldık. Rodos’un en güzel günü ise Kolymbia plajında geçti. Seneye yaza yolu Rodos’a düşeceklere tavsiye ederim.