Kasım 10, 2013

Durak 6: Van'dan Diyarbakır'a (Hasankeyf aktarmalı)

Van'dan sonraki rotamızı belirlerken en ağır basan düşünce bu kadar yolu gelmişken mutlaka Hasankeyf'e de uğramamız gerektiğiydi. Adı, 2015 yılında sular altında kalacak olması nedeniyle ülkenin gündeminde çokca yer alan bu küçük köye gitmeyecek olsaydık geldiğimiz yoldan geri dönerek Erzurum üzerinden ya da Tatvan'dan kuzeye devam ederek Malatya üzerinden dönebilirdik İstanbul'a. Ama gezgin ruhlarımız bizi Van Gölü'nün kıyısını takip ederek ulaştığımız Tatvan'dan güneye doğru sürükledi.

Hasankeyf
Özlem Ekenler
Hasankeyf'e giderken ne ile karşılacağımızı pek bilmiyorduk. Hatta ben (Ertuğ) Hasankeyf'i gösteren yol tabelalarının bile olacağından şüpheliydim. Ne de olsa iki sene sonra tartışmalı bir şekilde ve muhtemelen büyük protestolara sebep olarak suların altında kalması riski olan bir bölgeyi devlet ön plana çıkarmak yerine unutturmaya çalışacaktır diye düşünüyordum. Bu yüzden Hasankeyf'i gösteren kahverengi tabelaları görünce şaşırdım. Bu şaşkınlık ise Hasankeyf'e vardığımızda göreceklerimizin ufak bir habercisiymiş sadece.





Hasankeyf'e Batman istikametinden yaklaşıldığında sizi önce 15. yüzyılda Akkoyunlular tarafından yapılmış Zeynel Bey Türbesi karşılıyor. Hasankeyf'i keşfe devam ettiğinizde Dicle'nin üzerinde uzanmış tarihi köprünün kalıntılarını, kaleyi, mağaraları ve sarayları göreceksiniz. Belki bunların hiçbiri tek başına Hasankeyf için yapılan mücadeleyi anlamanıza yetmeyebilir. Ancak hepsi birlikte o kadar güzel bir kompozisyon oluşturuyor ki yüzyıllardır kendi hallerinde eskimeye bırakılmış bu yapıların kaderine üzülmeden edemiyorsunuz.

Biz Hasankeyf'e bir bayram tatilinde ve akşama doğru vardık. Tahmin edilebileceği üzere bizimle birlikte buralara gelmiş bir çok turist ve tur grubu vardı. Keza bu hareketlilik etrafta size rehberlik etmek isteyecek birçok çocuğun da olmasına neden oluyor. Bu kadar kalabalıktan ve ilgiden sıkılıyorsanız Hasankeyf'i mutlaka daha sakin bir zamanında gezmenizi öneririz. Hatta vaktiniz de genişse Dicle'nin kenarına inip yürüyüş de yapabilirsiniz.

Ulu Cami dış mekan
Özlem Ekenler
Tekrar yola çıktığımızda rotamızı Diyarbakır olarak belirledik. Hava karardıktan sonra şehre girdiğimizde ilk işimiz otelimize yerleşmek oldu. Daha sonra akşam yemeğimiz için Kaburgacı Selim Amca'nın yolunu tuttuk ancak maalesef vardığımızda yemek kalmadığını öğrendik. Bayram nedeniyle gitmek istediğimiz restoranların kapalı olmasına alışmıştık ama bu sefer restoranı açık bulup yemek olmadığını öğrenmek ayrı bir darbe oldu. Neyse ki Selim Amca'nın hemen yanında açılmış olan Adanalı bir kepabçı imdadımıza yetişti. Evet, Diyarbakır'da Adana kebap yedik... Kulağa garip gelebilir ama pek bir alternatifimiz de yoktu. Allahtan yemek güzel, keyfimiz de yerindeydi. Otele dönerken ertesi gün yemek üzere meşhur Diyarbakır burma kadayıfı da aldık. Biz İstanbul'da ne yiyoruz bilmiyorum. Ben (Özlem) ballı tatlıdan hiç hazetmem ama bu kadar hafif bir kadayıfın varlığından haberdar olmamam, İstanbul'da neden ballı tatlı yemediğimin çok iyi bir açıklaması oldu. Giderseniz mutlaka yiyin.

Diyarbakır gece çok sessizdi ve ortalıkta pek kadın da yoktu. O yüzden otelimize geri döndük ve kahvaltı öncesi şehri gezme planımızla derin uykulara daldık.

Diyarbakır'ın ara sokakları
Özlem Ekenler
Sabah kalktığımızda saat çok erken olduğu için ışığın çok güzel ama her yerin kapalı olacağı gerçeğini içimize sindirerek başladık Diyarbakı'ı gezmeye. İlk durak Ulu Cami. Halen restorasyonu devam eden cami, 1091 yılında Melik Şah tarafından yaptırılmış. Bütün bu gezi boyunca gördüğüm camilerin hepsi mimari olarak İstanbul'da gördüklerimizden çok daha güzeldi.

Hanların hepsi kapalı olduğundan hiçbirini gezemedik ama ara sokaklarda gezinmek, kiliseleri ararken dört ayaklı minareyi bulmak ve sabah kahvaltısı yapan kilise çalışanlarıyla sohbet etmek gayet keyifliydi. İnanılmaz bir restorasyon çalışmasından sonra hizmete açılmış Surpagab Kilisesi ve sadece 30 kişilik bir cemaati olan Keldani Kilisesi gezdiğimiz yerler arasında. Buralarda gördüklerimizden ziyade ettiğimiz sohbetlerin bizde bıraktıklarının daha değerli olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.

Diyarbakır sokakları, çok erken saatlerde kebap kokmaya başlıyor. Biz kahvaltıya kebapla başlamadık ama kokusunu soluduktan sonra Gaziantep'e doğru yolculuğa hazırdık.

Kasım 09, 2013

Canavar var dediler gittik! Durak 5: Van

Vaktimizin yetip bu kadar aşağılara ineceğimiz konusunda oldukça şüpheliydik. Ama ben Van'da kahvaltı etmeden dönmemeye çok kararlıydım. Nitekim Kars'ta beklediğimizden daha az vakit geçirince şans bize gülmüş oldu ve uzun zamandır yapmak istediğimiz iki şeyi yapma fırsatı bulduk. İlki Van yolunda Doğubeyazıt'a uğrayarak İshak Paşa Sarayı'nı görmek; ikincisi ise sabah Van'da uyanıp meşhur kahvaltıyı etmekti. Bu seyir defterinde sırayla gitmeyi huy edindiğimizden dolayı yeni günün ilk durağı ile başlıyorum...

Doğubeyazıt daha kendini göstermeden Ağrı Dağını tüm heybetiyle görmek inanılmaz bir heyecan yarattı seyyah kalplerimizde. Havanın güzelliği (özellikle açıklığı) yol maceramızı daha da güzelleştiriyordu lakin ne sis ne pus etrafı sarmayınca önünüze çıkan manzaraları HD format seyretme imkanı doğuyor. Doğubeyazıt'a 5 km mesafede İshak Paşa Sarayına hafif bir tırmanma modunda çıkıyorsunuz. Tepenin ucuna kurulmasa bu kadar heybetli görünür müydü gözümüze acaba diye düşünmeden edemedim. Ama bu düşüncelere çok vaktiniz kalmıyor çünkü o kadar güzel bir yapı çıkıyor ki karşınıza gezerken her detayı görmek, sağını solunu iyice incelemek bir görev olup çıkıyor. Ben fotoğrafını ilk gördüğümde bugün gittiğinizde tepesinde göreceğiniz cam tavan kaplamaları yoktu. Bence çok hoş durmasa da yağmurlu günlerde de gezintiyi mümkün kıldığı için çok sesimi çıkartmıyorum. Sarayın yapımına 1685 yılında Çolak Abdi Paşa tarafından başlanmış ve 1784'de oğlu İshak tarafından tamamlanmış. Saray süslemelerinde Selçuklu, Osmanlı, Ermeni, Gürcü ve İran esintilerini görebiliyorsunuz. Sarayda, zindanlar, koğuşlar, haremlik, divan odaları, surlar, türbe ve cami görmek mümkün. Avlunun ortasına geçip sarayı süzmek gözlerinize tam bir şenlik... Ama bizi en etkileyen kısmı camisi oldu. Beyaz rengin hakim olduğu camide insanın içi açılıyor. İshak Paşa Sarayı'na müze kart ile girebiliyorsunuz. Müze kartı olmayana giriş 5 TL.

İshak Paşa Sarayı
Özlem Ekenler

Doğubeyazıt'ta yapılacak başka birşey yok. Çok aç olduğumuz için merkezde bir yer bulup yemek yedik. Bu gezimizin benim için en zor kısmı inanılmaz bir erkek nüfusunun içinde çoğu zaman tek kadın bazen de bir iki kadından biri olmaktı. Burada yemek yediğimiz mekanda da istinai bir durum olmadı. Bu kadar erkek yoğun bir topluluğa alışık olmadığım için bu durum biraz farklı hissettirsede, başımıza can sıkıcı hiçbir olay gelmediğini de belirtmek isterim. Her gittiğimiz yerde çok güzel karşılandık, çok güzel sohbetler ettik ve bir gün bile kadın olarak bir rahatsızlık hissetmedim. Ama insan olarak şöyle bir zorluk yaşadım, yüksek rakım beni nefessiz bıraktı. İshak Paşa'da 10 merdiven çıkıp nefesimin kesildiğini farkedince biraz panikledim ama benim gibi rakım 30 olan yerde doğmuş büyümüş biri olarak bunun normal olduğunu söylediler. Ama nefesim dışında baş ağrısı da benimle birlikte Türkiye turu attı desem yalan olmaz.

Çok güzel duraklarla geçen bir Türkiye turu olduğu halde, yolda geçirilen toplam 60 saat turun en büyük parçalarından biriydi. Bunu özellikle burada belirtiyorum çünkü Van Gölü'nü gördüğümüz zaman ki tepkimizde kayda değerdi. Masmavi bir göl burası, göl olduğunu bilmeseniz deniz dersiniz, o kadar büyük! Ucu bucağı yokmuş gibi gözüküyor başta, sonra zamanla alışıyorsunuz. Zaten Van'lılar da göl değil deniz diyorlar bu sulara.


Akdamar
Özlem Ekenler
Van malum hepimizi üzen depremle son zamanlarda çok haberlere çıkmış bir şehir. Evet, depremin çok ciddi etkileri var halen şehirde. Ama herşeye rağmen çok güzel ve büyük bir şehir. Herhangi bir büyük şehirden hiçbir farkı olmayan, turist ruhları ziyadesiyle tatmin eden bir yer. Van'ın güzel olduğunu duymuştum ama gördüğüm şehrin karşısında şaşkınlığımı saklayamadığımı söylemem lazım. Bu da benim ayıbım olsun. Van'da ilk durağımız Akdamar Kilisesiydi. Van Gölü'nda küçücük bir adanın üzerine kurulmuş bir Ermeni kilisesi. Ulaşım motorla sağlanıyor. Yaklaşık 20 dakika sürüyor ve gidiş dönüş 10 TL. Akdamar'a giriş ise 3 TL. 921 yılında Vaspurkan Kralı bu minicik adada saray, kilise ve manastır yaptırmış. Bugün kilise dışında ayakta kalan birşey yok. Hristiyan tarihini bilenlerin kiliseye girer girmez daha çok anlam çıkartacakları bir çok oymalar ve resimler var. Kilisenin, Van depreminden çok zarar görmediğini de buraya not düşelim.

Van'ın içinde de yapılacak birçok şey var. Ulu Camii, Van müzesi ve Van kalesi mutlaka görülmesi gereken yerlerden. Van Kalesi'ni gezmek toplamda 2 buçuk saate yakın sürüyor. Kalenin çevresinde halihazırda devam eden kazı çalışmaları var. Yani anlayacağınız Van'da ileride gezilecek daha çok yer olacak. Kalenin girişinde bulunan eski Van evi de oldukça ayrıntılı döşenmiş.

Şimdi gelelim o meşhur, dillere destan Van kahvaltısına. Kahvaltıcılar sokağı şehir merkezinde ve ulaşımı çok kolay. Bir sürü kahvaltı mekanının yan yana dizili olduğu sokakta yürürken mutlaka mekan çalışanları yolunuzu keserek en iyi mekanın kendilerininki olduğunu söyleyecektir. İşin doğrusu buradaki mekanların hepsinin çok iyi olduğunu duyduk. Aslında aksini de düşünemezsiniz çünkü o kadar iç içe mekanlar ki kötü bir mekanın bu sokakta barınabilmesi pek de mümkün gözükmüyor. Biz Sütçü Kenan'a gittik. Kısaca şöyle açıklayabilirim olan biteni "ben hayatımda böyle kahvaltı etmedim..." Benim gibi kahvaltı meraklısı ve sevdalısı olan biri için Sütçü Kenan'ın küçük çaplı bir cennet olduğunu söylemek çok da abartı olmaz. Ciddiyim... Bıraksanız üç öğün kahvaltı edebilirim. Ertuğ'un da benden eksik kalır tarafı yok. O yüzden bizim için gezimizin en güzel anlarından biriydi. Kahvaltının en belirgin ve en değişik tadlarını özellikle sıralamak istiyorum... İlki bal-kaymak. E o her yerde var demeyin, çünkü böylesi yok! İncecik kalıp şeklinde gelen kaymağın üstüne bal ve ceviz serpiyorlar. Onun dışında kavurması çok güzel. Ben dışarıda et yememeye özen gösteririm çünkü kötü et beni bitirir. Ama burada yediğim kavurmalı yumurtayı bir Karadenizli olarak bile hiçbir yerde yemedim. Pamuk gibi bir kavurmanın varlığından da şu ana kadar haberdar değildim. Ceviz reçeli ve otlu peynir diğer tadlardan bir kaçı. Otlu peynir oldukça aromalı, adı üstünde otlu bir peynir. Tadı oldukça yumuşak. Ceviz reçeli ise kıtır kıtır cevizlerden oluşuyor ve pekmeze benzer bir tadı var. Gelelim yörenin meşhur ikilisine; kavut ve murtuğa. Kavut, un haline getirilmiş buğdaydan yapılan yağ ile kavrulan ve görünüş olarak irmik helvasını andıran tadı oldukça sade bir yemek. Reçelle yememizi tavsiye ettiler ama biz sade halini de sevdik. Murtuğa ise un helvasına benziyor ama içine yumurta konularak kavuruyorlar. Onu da yanında bal ya da reçelle yememiz önerildi. Bu arada sıcak süt servisini de unutmayalım. Yani diyeceğimiz odur ki sırf Van'da kahvaltı etmek için bile o yolları gitmeye değer. Bizden söylemesi.

Sütçü Kenan, Van Kahvaltısı
Özlem Ekenler

Kahvaltı sonrası Hasankeyf'e doğru uzun bir yolumuz olduğu için Van'da daha fazla vakit geçiremedik. Ama her geçen gün doğuya karşı artan bir hayranlığım oluştu ki bunda Van'ın etkisi büyüktür. Daha ne yazabilirim bilmiyorum ama Van'a kesin tekrar gideceğimi söylesem herhalde uygun bir kapanış cümlesi olur.

Kısa bir not ve temenni:

Bu arada Van'ın duyarlılığını da göz ardı etmek istemedik. Bu merdivenleri görünce hemen fotoğrafını çektik. Bu yazıyı yazarken Van depremzedelerinin halen mağdur olduğunu bilmek kalbimizi çok kırıyor. Bu güzel şehrin güzel insanları için umarız mutlu günler yakındır.

Büyülü yollar, tarih ve durak 4: Kars

Alarm çaldığında henüz sabah olmamıştı. Yolculuğumuzun dördüncü günü için iddialı bir hedef belirlemiştik kendimize ve bu yüzden erkenden uyandık. Hazırlanırken pencereden baktım; sokak lambalarının soluk ışığı ile aydınlanan otoyolda kimsecikler yoktu. Yol bizimdi; gün bize Artvin'i, Ani'yi ve Kars'ı vaadediyordu.

Hopa - Ardahan yolunun virajları ile birlikte rakım olarak da yükselmeye başladık. Aynı gün içerisinde deniz seviyesinden 2500 metrelere çıkacaktık. Hopa çıkışından sonraki birkaç kilometreyi alacakaranlıkta hatta küçük bir kısmını da sisler içerisinde geçtik. Gün doğumunu yolda karşılamak çok keyifli oldu. Güneşin ilk ışıkları da bize ulaşmaya başlayınca döndüğümüz her virajda tabiatın renklerine daha da hayran baktık.


Adeta bir duvara kurulmuş hissi veren Artvin şehir merkezine girmedik. Yoldan gördüğümüz kadarıyla doğasını çok beğendiğimiz bu kent için söylenen "Artvin'e bir ilk gelindiğinden ağlanır bir de ayrılırken" sözünün arkasındaki sırrı bir başka seferde keşfetmemiz gerekecek.

Ama şunu söylemeden geçemeyeceğiz, Hopa Artvin yolu bu gezi sırasında gördüğümüz en güzel şeylerden biriydi. Şahsen benim (Özlem) için - özellikle muavin koltuğunda oturduğum için olsa gerek - hayatımın ve bu yolculuğun en güzel anlarından biriydi.



Yolumuzun Ardahan'dan sonraki kısmı gayet düzdü. Artık dönerek tırmandığımız dağların platolarında ilerliyorduk. Bozkırın ortasından geçen asfaltı, koyun ve sığır sürülüleri ile paylaştık. Sık sık arabanın camlarını açarak taze havayı içimize çektik. Yolun bir kısmında yine sis vardı ve manzaramız sürreal bir hal aldı. Bütün seyahatimiz boyunca yoldaki en güzel zamanımızı Ardahan ile Kars arasında geçirdik.

Kars'a vardığımızda şehir merkezine girmeden önce rotamızı doğruca Ani'ye çevirdik. Buralara kadar gelmemizin baş nedenlerinden biri olan bu antik kenti - daha doğrusu ondan kalanları - görmek için sabırsızlanıyorduk.

Ani yolu gayet iyi. Ulaşımımız rahat oldu. Aracımızı Arslan Kapısı'nın önünde bıraktık ve geçmişte bir yolculuğa çıkmadan önce Ani'nin güvenlik personeli ile çay ve kurabiye eşliğinde hummalı bir Türkiye muhabbeti yaptık. Ülkeyi kurtardıktan sonra geçmişte yolculuğa çıkmaya hazırdık.

Ani Harabeleri
Ani 961 ile 1045 yılları arasında Bagratlı Ermeni Krallığı'nın başkenti unvanını da almış, tarihi milattan öncesine giden bir şehir.  Tüm alanı hakkını vererek gezmek yaklaşık 3 saat alacaktır. Biz bazı bölümlerini atlayarak 2,5 saate yakın zaman geçirdik harabelerin arasında. Göreceğiniz yapılar genellikle kilise harabeleri ancak Selçukluların Anadolu'da inşa ettikleri ilk cami olan Menüçer Camii'ni (1072) de gezebileceksiniz. Ani gezisi için yağışsız ve çok sıcak olmayacak günlerin tercih edilmesi daha iyi olur.




Ani'deki gezinin diğer bir etkileyici yanı ise hemen karşınızda Ermenistan'ın olması. Ermenistan ile Türkiye'yi muhteşem güzellikte bir kanyon içerisindeki Arpa Çayı ayırıyor. Maalesef hala kapalı olan bu sınırda soğuk savaş yıllarında neler yaşanmış olabileceğini düşünüyorum. Arpa Çayı kim bilir hangi hikayelere tanıklık etti.

Türkiye-Ermenistan Sınırı, Arpa Çayı

Kars'a döndüğümüzde ilk olarak bir otel bakıyoruz kendimize. Bayram nedeniyle pek hareketli olmayan ve gitmek istediğimiz birçok mekanın da kapalı olduğu şehirde tercihimizi Güngören Hotel'den yana kullanıyoruz. Konfordan yana standartların dışına çıkmasa da keyifli bir otel burası.

Şehri gezmeye çıktığımızda ise bu turdaki tek hayal kırıklığını yaşıyoruz. 40 yıla yakın Rus egemenliğinde kalmış Kars'ta bu dönemden yapılar görneyi bekliyorduk ve gördük. Ancak bunları hayal ederken çirkin binaların (contemporary Turkish residential architecture) arasında neredeyse kaybolmuş olmalarını beklemiyorduk. Kars kalesinden bakarken bile şehirden ziyade bozkır gözümüze daha güzel görünüyor. Belkide hayal kırıklığımız beklentilerimizin büyüklüğü nedeniyle artmıştır. Öyle ya da böyle olan Kars'a oluyor. Şehrin bu kendi haline bırakılmışlığını en güzel özetleyen ise Taş Köprü'nün hemen yanında, şu anda yabani otlara terk edilmiş olan tarihi Cuma Hamamı'nın önündeki tabela: meğerse bu tarihi değer 2008 yılında belediye tarafından restore edilerek galeri olarak hizmete açılmışmış!

Kars'taki vaktimizin kalanında bal ve, İstanbul'a döndüğümüzde bozulmuş olacak olan, Kars gravyeri alışverişimizi yapıyoruz. Günbatımını bir kafede dinlenerek karşılıyoruz ve Doğu Anadolu kentleri gecelerinin tedirgin sükuneti ile birlikte otelimize dönüyoruz. Alarm yarın yine sabahtan önce davranacak.

Yazı: Ertuğ Ekenler
Fotoğraflar : Özlem Ekenler

Kasım 06, 2013

Durak 3: Batum - Hazırlanın 2014'ün görülecekler listesine adını yazdıracak bu şehir !

Foto: Özlem Ekenler
Ne kadar Rize Dedeman'ı sevmesek de, Rize'de uyanmak benim için çok güzeldi. Sabah sisi her yere çökmüş, önümüzde alabildiğine deniz manzarası; ortalama kahvaltımızı bitirdikten sonra Hopa'ya doğru yola çıktık. Tahmin edeceğiniz üzere Hopa'da turistik anlamda yapılacak birşey olmadığı için Hopa Batum'a geçmek için seçtiğimiz bir duraktı. 

Önce pratik bilgileri verelim. Arabamızı hemen sınır kapısının yanında bulunan otoparka bıraktık. Toplam 7 saate yakın vakit geçirdik ve günün sonunda 15 lira park parası verdik. Arabayı park ettiğimiz yer ile sınır yürüyerek 2-3 dakika. Batum'a araba ile geçmek de mümkün ama epey bir sıra olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Arabayla yurtdışına çıkış detaylarını daha önce yazdığım "arabayla avrupa" yazımda görebilirsiniz. Gürcistan'a vizesiz hatta pasaportsuz giriş yapabiliyorsunuz. Nüfus cüzdanınız yanınızda ise Batum keyfi yaşayabilirsiniz. Gümrük işlemleri girişte yarım saate yakın sürüyor dönüş ise çok daha kısa sürede tamamlanıyor. Sırada sabırlı olmakta yarar var lakin hayatımızda bu kadar karmakarışık bir gümrük sırası görmedik. Önünüze geçenler, kuyruğun altından sürünerek önünüze atlayan atik teyzeler vs. görebilmeniz çok mümkün. 

Gümrük Binası
Foto: Özlem Ekenler
Daha ülkeye girmeden mimari kitaplara girmiş Gürcistan gümrük binasını görüyorsunuz. Mimari merakı olanlar için (örnek: Ertuğ) oldukça ilginç bir bina, mimarı merakı olmayan için (örnek: ben) ise güzel bir fotoğraf şansı. Sınırdan geçince sizi bir sürü taksi bekliyor. Bazıları Türkçe bile konuşuyor. Ortalama 25-30 TL'ye taksiyle Batum merkeze ulaşabiliyorsunuz. Bu arada şunu da hatırlatalım Türk Lirası Batum'da geçerli bir para birimi. Sınır ve Batum merkez arasında bile turistik anlamda görülecek yerler var. Hopa'ya bu kadar yakın bir yerde bu kadar çok yapılacak şey varken, Hopa'nın hali bizi üzmedi desek yalan olur. Neyse konumuza dönelim ve başlayalım Batum'u anlatmaya...

Batum inanılmaz sahiliyle yazlık mekan olarak oldukça revaçta bir şehirmiş. Düşününce ülkenin en güney noktası olması bu argümanı oldukça geçerli kılıyor. Gürcüler dışında Ruslar tarafından da yazlık mekan olarak ziyaret ediliyormuş. Malum yazlık mekan ve deniz, deniz turizmini; deniz turizmi de şehri oldukça kalkındırıyor. Batum için de farklı bir senaryo olmamış. Bir de üstüne kumarhaneleri koyduk mu elimizde küçücük ama oldukça popüler bir şehir kalıyor. Son yıllarda mimari anlamda oldukça yatırım almış. Şehirde bitmiş ve halen yapılmakta olan bir çok modern bina görüyorsunuz. Çoğu otel ve kumarhane olarak inşa ediliyor. Ciddi bir turizm lokasyonu olarak lanse ediliyor ve işte bu yüzdendir ki Batum, önümüzdeki yıllarda görülmesi gereken şehirler listesine kesin adını yazdıracaktır. 


Orta Cami
Foto: Özlem Ekenler
Bizim Batum turumuz eski şehiri gezmekle başladı. Gittiğimiz gün Gürcistan'ın milli bayramı olduğu için çoğu yer kapalıydı ama açık olanlarla da idare ettik. Eski şehri gezerken gördüğümüz ilk şey cami idi. 1860 yılında yapılmış cami, Batum'da ayakta kalmış tek cami. Türkçeye bu caminin girişine asılmış yazılarda da rastlamak mümkün. Türkiye'de bu kadar renkli bir cami hiç görmedim. Pembe, yeşil, mavi renklerde kaligrafi kullanılarak süslenmiş, oldukça ilgi çekici bir kapısı var. 

Evropas Moedani meydanı bir sonraki durağımızdı. Medea anıtını tam da bu meydanın ortasına yerleştirmişler. Gürcistan'ı Avrupa'ya yaklaştıran kişinin anısına yapılmış bu anıt Gürcistan hükümetine 1 million Lariye (evet doğru okudunuz Gürcistanın para birimi Lari) mal olmuş. 

Batum'un sahili sadece denizi ile ilgi çekici değil. Aynı zamanda bir çok kafe ve restaurantın yanı sıra birbirinden farklı sanat eserlerinin ve eğlenceli objelerin sergilendiği, alabildiğine uzun bir sahil. Mesela Ali  & Nino heykeli mutlaka görülmeli. Metaldan yapılmış ve birbirinin içine girmiş erkek ve kadın heykeli geceleri ışıklandırıldığı için güneş battıktan sonra görülmesi önerilen bir eser. Tamar Kvesitadze tarafından yapılmış ve adını Kurban Said'in romanından almış. Oldukça heybetli ve kesinlikle gün ışığında bile güzel. 

Aslında restaurant olan ama yemeğe gitmeseniz bile hem binayı hem içeriyi görmek için mutlaka uğrayın diyeceğimiz yerlerden biri de Up&Down restaurant. Bina dahil herşeyin ters olduğu mekan biz gittiğimizde kapalıydı. Binayı ve girişini görebildik, biraz da içeri göz attık ama kapalı olduğu için içine girip gezmek ya da yemek yemek şansımız olmadı. Son olarak, biz gittiğimizde kapalıydı ama Gürcü sanatının örneklerini barındıran Adjara Sanat Müzesi de görülecekler listesinde yerini almıştı. 

Soldan sağa sırasıyla Gürcistan'ın eski ve yeni yüzü, Ali & Nino heykeli ve Up &Down Restaurantı
Fotoğraflar: Özlem Ekenler

Haçapuri
Foto: Özlem Ekenler

Batum'da ne yenir ne içilir derseniz, haçapuri en geleneksel yemeklerinden biri. Şimdi oyun bozanlık yapmak istemiyorum ama haçapuri dedikleri bildiğiniz Karadeniz pidesi. Daha küçük boyutlu, peyniri yöreye özel bir pide. Ama bildiğiniz peynirli pide, hatta yumurta sarısı da eksik değil. Gürcülerin kahvesini içtik. Tahmin edeceğiniz gibi o da oldukça Türk kahvesini andırıyor. Ama tadı daha yumuşak. Çayı da oldukça lezzetli bu arada. 




En son bir hatırlatma yapmamızda yarar var. Günübirlik turist olan kişiler ülkeye dönüşte Duty Free alışverişi yapamadıkları gibi, Gürcistan'dan da hediyelik eşya, içki vs. getiremiyorlar. Girişte çantalarınıza bakılıyor, haberiniz ola...

Batum gezisi sonrası Hopa'ya geri döndük. Bir gün daha ne kadar güzel olabilir diye düşünüyorduk ki, Ertuğ'un arkadaşı Özgür ve ailesi bizi akşam evlerinde misafir etti. Ve gezimiz boyunca yediğimiz en güzel yemekleri yedik. Bana babaannemi ve bayram günlerini hatırlatan burma baklava ve su böreğini görünce biraz duygulandım. Hele bir laz böreği yedik ki ne desek tadını nasıl anlatabiliriz bilmiyoruz. Kokulu üzüm ve hurma da gecenin diğer tadlarıydı. Sizin nezdinizde kendilerine tekrar teşekkür edelim istedik. Gider mi teşekkürümüz bilmiyoruz ama bizim turumuzun en güzel anlarından biri olduğu için buraya yazmasak olmazdı. 


Ekim 29, 2013

Duraklar arası aksiyonlar ve durak 2 : Rize



En son Kastamonu'dan çıkmış ve Kasaba köyüne varmıştık. Mahmut Bey Cami ziyaretimizden sonra yine yollara döküldük. Bugünün hedefim Rize'de konaklamaktı. Normalde 11 buçuk saatlik yol olduğu için aralarda mola vermek için plan program yaptık.

Foto: Özlem Ekenler
Ordu
İlk mola durağımız Ordu idi. Ama Ordu'ya giderken yolda gördüğümüz Ünye ve Fatsa'dan kısaca bahsetmek istiyorum. İkisini de 10 yıl önce görüp çok beğenmiştim. Geçen zamanda yaşanan değişim inanılmaz. Ünye hala şirin çekiciliğini sürdürse de Fatsa için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Ayrıca Karadeniz otoyolunun  da Karadeniz'e getirdikleri götürdüklerini karşılıyor mu emin değilim. Şehirlerin içinden geçen otoyol trafiği belli noktalarda çok ciddi tıkıyor. Ayrıca bu meşhur otoyol şehir hayatını denizden koparmış. Bunu görmek de oldukça üzücüydü. Sorumlu mercileri hayırla(!) andıktan sonra yolumuza devam ettik. Neyse uzatmadan gelelim Ordu'ya. 

Ordu, Ertuğ'un fikriydi. Neden bilinmez "bir gün oraya yerleşebiliriz" fikrini edinmiş. Hal böyle olunca gidip görelim dedik. Baştan söyleyelim Ordu'ya taşınmamaya karar verdik :) Ne yaptınız derseniz; ilk olarak Taşbaşı Kültür Merkezi'ne gittik. 1853 yılında yapılmış eski bir Yunan kilisesinde hizmet veren merkez biz gittiğimizde kapalı olduğu için detaylı bir gezi yapamadık. Daha sonra Ordu'nun yeni teleferiği ile şehri yukarıdan gören Boztepe'ye çıktık. Teleferik, güzel, eğlenceli ve bizce şehir için doğru bir adım. Bu arada Ordu'yu gezerken başımıza gelen en ilginç şeylerden biri Ertuğ'un benzin parası ödemeye giderken Ordu Belediye Başkanı Seyit Torun ile karşılaşması ve selamlaşması oldu. Biz kendisinin kim olduğunu bilmediğimiz için önce şaşırsak da güzel bir anı olarak seyir defterimizde yerini aldı. Halkın arasında gezen, herkesle selamlaşan ve kendi aracını kullanan bir politikacı görmek hergün nasip olan birşey değil malum. 

Foto: Özlem Ekenler
Trabzon sokakları
Ordu programından sonra akşam yemeğini Trabzon'da yemek için atladık arabamıza. Akşam yemeğimiz Çardak'da Karadeniz pidesiydi. Uzun zamandır yememiştim, nasıl güzel geldi anlatamam. Bir Karadenizli olarak yumurta sarısı üstünde Trabzon peynirli pidemi ısmarladığım an günün en güzel anlarından biriydi. Kuşbaşılı pide olmadığı için kıymalı pideye talim olan kocam da bu denemesinden ziyadesiyle memnun kaldı. Kuşbaşı etli olmaz, kavurmalı olur dedim ama dinletemedim. Neyse önemli olan mutlu mesut yemek yemiş olmamız. Trabzon'a çokca gittiğimiz için burada çok vakit geçirmedik. Ama yine de şehirin değişimi ve canlılığı not almaya değer bir nokta olarak burada yerini almalı bizce. Trabzon'dan sonra Rize bir saat. Gece çökmüş, yağmur başlamıştı ki otelimize vardık. Rize Dedeman'da kaldık. Otelin lokasyonu dışında size önereceğimiz hiç bir nokta yok. Ama bu bizim neşemizi öldürür mü? Asla... Ertesi gün Batum'a yola çıkmak için ve enerji depolamak için daldık derin uykulara...

Ekim 27, 2013

Hızlandırılmış Türkiye turu - durak 1: Kastamonu


Daha önce bayram rotamızı paylaşmıştım sizinle. Yol boyunca yaşadıklarımızı unutmamak için her günü kaydettik, detayları not ettik ve şimdi ilk günümüzle huzurlarınızdayız. İlk durağımız Kastamonu idi. Özellikle seçtiğimiz bir yer değildi. Yol üstüydü. 6-7 saat araba kullanarak varabileceğimiz en mantıklı duraktı. Çıktık İstanbul'dan yola, altı saat sonra Kastamonu'ya varmıştık. Hava çoktan kararmıştı o yüzden doğrudan otelimize geldik. Şehrin eski belediye binasından bozma, 1925 yılında Atatürk'ün ziyaret ettiği Osmanlı Sarayında kaldık. Otelin binası görkemli gözüksede içerisi için aynı görkemden bahsetmek zor. Abartılı bir lobiden giriyorsunuz içeri. Yüksek tavanlı odaları çok ferah ama bir daha gitsek tekrar kalır mıyız bilemiyorum. Binaya otel yerine orjinal haline uygun bir işlev verilse daha yerinde olurdu. Hatta şehirde gezilecek yerler arasında bile sayılabilirdi.

Nasrullah köprüsünden geçip, gece ışıklarındırılmış hali ile Hükümet Konağı'nın etrafını gezdik. Meydanın en göz alıcı tarafı valilik binasının önünde Kurtuluş Savaşını tasvir eden kocaman heykeldi. Kastamonu oldukça küçük bir şehir. Yolculuk sırasında bir durak olarak ya da civar illerden günü birlik ziyaret ederek çok rahat görebileceğiniz bir yer.

Bu durağın bizim için en ilginç yanı yöresel yemekleri oldu. Çok beğendiğimizi söylemeyeceğim ama değişik bir tecrübe olduğu muhakkak. Akşam yemeği için Münire Sultan Sofrasında, banduma yiyip eğşi içtik. Banduma benim bildiğim yemekler arasında en çok sirona benziyor ama tavuklusundan. Kuru yufkaların üzerine tavuk koyulup ve tavuk suyu ile yapılan bir sos ve ceviz ile ikram ediliyor. Fena değil tadı ama niyeyse beklentilerimizin altında kaldı. İşin en eğlenceli kısmı eğşi içimiydi. Lakin Ertuğ'un suratı görülmeye değerdi. Eğşi elmadan yapılan ve sulu pekmezi andıran alkolsüz bir içecek. Ben sonunu getirdim ama masada garibim eğşiye pek rağbet olmadı.

Foto: Ertuğ Ekenler
Efendim, yattık kalktık, sabah oldu yollara düştük.

Sabah ilk durağımız Kastamonu yakınlarındaki Kasaba köyüydü. Köy için ilginç bir isim. Ne işiniz vardı burada derseniz; 1366'da yapılmış Mahmut Bey Camisini görmeye gittik. Nihai hedefimiz içindeki ahşap boyama süslemeleri ve ahşap minaresini görmekti. Gittik cami kapı duvar. Minaresini gördük o da birşeydir demeye kalmadan bekçi geldi ve misyonumuzu tamamladık, gururluyuz. Kasaba köyü sevimli bir köy olmasına rağmen yapabileceğiniz tek şey akraba ziyareti ya da cami ziyaretinden öteye geçmeyecektir. Kastamonu'dan araba ile 20-25 dakika süren bir yolculukla ulaşabiliyorsunuz buraya. Yolunuz düşerse mutlaka uğrayın derim.


Kasaba ziyaretinden sonra günümüz Rize'ye doğru yol almakla geçti. Arada Ordu ziyareti de yaptık. Onun detayları da bir daha ki yazıya...

Ekim 23, 2013

Bayram geçti, seyir defteri yolda

Bayramda ne yaptığımı adım adım yazasım var lakin rotamız aşağıda gördüğünüz rotanın ta kendisidir. Detayları unutmayalım diye karı koca yollarda seyir defteri tuttuk. Az biraz kaldı, blogumda paylaşacağım. Ama önce gurur kaynağı haritamız huzurlarınızda
Bayram rotamız, Ekim 2013